Doğu Karadeniz Turu: Samsun-Artvin (Bölüm 2)

Nerde kalmıştık…

Marsin-Samsun Yolu

Sabah 6’da kalktık. Fakat hicbirimizi uyku tutmamış, kalkmamız pek bir kolay oldu. Toparlanıp yola koyulmadan önce son kontroller yapıldı. Şöförümüz, yani babamın da iyi uyuyamaması pek iyi değildi tabii ama Allah’tan klima vardı arabada.

Yola çıkmadan önce bir lens denemesi:

Anlatmaya başlamadan önce Mersin-Samsun arasını nasıl gittik bir bakın. Google amcadan Allah razı olsun, tarif ettiği yola neredeyse tam uyarak geldik ve sorunsuz ulaştık Samsun’a.

Mersin-Samsun arası 750 kilometre. Toplamda molalarla 11 saatte gittik. Biraz sıkıcıydı; sebebi de hepimizin uykulu olmasıydı; tahammül sınırımız pek olmadığından en ufak yol tartışması büyüyüp kavgaya dönüşebiliyordu. Aslına bakarsanız bu tartışmalar olmasa bu yol çekilir gibi değil. Bir yere kadar gayet düzgün bir yolla gittik. Kayseri’den sonra yeni yol yapımı sebebi ile biraz bozuk yollardan geçmek zorunda kaldık, bu da hızımızı yavaşlattı tabii.

Neyse, Metro Turizm’in Sorgun tesislerinde durduk. Yemekleri fena değildi ama yakınlardaki tavuk çiftlikleri yüzünden çok fazla kara sinek vardı. Bir de ilaç vermişler sanırım, habire düşüp düşüp ölüyorlardı. Oralara giderseniz aklınızda olsun, yaz aylarında Sorgun civarında mola vermeyin. Verdiyseniz de yemeği yemeden önce içine sinek düşmüş mü bakın.

Alaca (Yozgat) taraflarında ayçiçeği tarlaları harikaydı. Yönlerini güneşe çevirmelerini izlemek gerçekten büyük bir zevk. Maalesef duracak yer olmadığı için arabayla giderken fotoğraf çekmek zorunda kaldım ama birkaç tane güzel fotoğraf yakalayabildim. Çok yaklaştımadan bakarsanız titreme belli olmuyor 🙂 Malum Sigma 70-300’le çektiğim için titrememesi imkansızdı.

Velhasıl, geldik Samsun’a. Samsun İl Özel İdaresi’nin misafir konaklarında kaldık. Daha önce de söylediğim gibi 15 lira kişi başı. Ama bu kadar iyi olacaklarını beklemiyordum. Fotofrafların birkaçı aşağıdaki gibi. Devamına en alttaki galeriden bakabilirsiniz.

Samsun’a gidip pide yemeden olmaz. En ünlü pidecisi Körfez diye bir yer. Bir hayli eski bir yer ama yeni el değiştirdiğinden içi de yeni yapılmış. Daha önceden pideci-disko-pideci şeklinde bir değişim geçirmiş ve malum yeni hükümet yüzünden son el değiştirdiğinde içkisiz bir yer olmuş. Lakin hayatımda yediğim en iyi pidelerden birini yedim. Zaten bitiremedik de. Karışık pide söyledik. Karışık derken; pastırma, sucuk, kaşar, kavurma, kıyma… Daha ne vardı bilmiyorum. Fiyatları çok ucuz. Bu saydığım karışık pide ki fotoğrafını da görüyorsunuz, sadece 9 liraydı. Mersin’de bile 15’ten aşağı yiyemezsiniz bu pideyi ki İstanbul’da 20’den aşağı olmaz.

Özel İdare’de internet var aslında ama bizim kaldığımız misafirhanenin internetinde sorun vardı, 1 kere söyledim garip bir açıklama aldım, sonra bir daha sormadım zaten yorgunluktan bayıldım ve uyudum. Bu arada ilginç bir hikayeyi de paylaşmalıyım: Mersin’den yolda belki yeriz diye evde kalan karpuzun yarısını aldık. Yemedik tabii ki. Dedik bari bozulmasın, Özel İdare’deki resepyonda görevli 2 kişiye bıraktık. Resepsiyonun direk üstüne koyduk. Ben aradan 3 saat geçtikten sonra interneti sormaya gittiğimde hala resepsiyonun üstünde duruyordu yarım karpuz. Dedim dolap yok mu? Var ama akşam kilitliyorlar dediler. Valla normalde komik gelmezdi ama Karadenizde olunca biraz komik geliyor. 3 saattir karpuzu resepsiyon masasından indirmemişler yuh…

Neyse güzel bir uykudan sonra sabah kalkıp arabaya bindik ve asıl Karadeniz yolculuğumuza başladık. Bir öncekinden çok daha zevkliydi. Zaten neredeyse tamamı sahil şeridiydi.

( Bu arada bu yazıyı internet bulduğum yerlerde yazacağımı söylemiştim ya. Bugün bu 2. kere bölünüyor. O kadar kısa zamanlar buluyorum ki, fotoğrafları yeni upload edebildim. Yazıya devam etmeden önce bunu söyleyeyim dedim. Belki yarın bi vınn modem bulabilirim. Olmadı Vodafone’un modeminden almayı düşünüyorum. )

Sonunda sabah oldu (16 Temmuz Cuma) ve bizimkiler kahvaltıdayken yazıya devam edebiliyorum rahatlıkla. Allah’tan kahvaltı alışkanlığım pek yok. Gittikleri yer de yöresel bir kahve servisi yapmıyor, bildiğimiz pastane. (Gözleme istedim tabii 😀 )

Samsun-Artvin Yolu

Ne diyordum… Samsun’dan çıktık. Trabzon sahil yoluna ulaşana kadar biraz içlerden gitmemiz gerekti. Samsun-Artvin arasında 15’ten fazla tünele girdik, hatta bir tanesi 4 kilometreye yakın bir tüneldi, hiç bitmeyecek gibi geliyor. Tüneller birhayli modern yapılmış derken megafon sisteminin pek bir işe yaramadığını gördük. Birileri biz tam tünelin içindeyken öndeki araca yavaş git uyarısı yapıyordu (En azından biz böyle anladık) ve pek anlaşılmıyordu.

Yolda sırası ile tüm sahil il ve ilçelerinde durduk ya da önünden geçtik. Malum, gezi oraya gittikten sonra başlayacak. Ünye, Fatsa bir oldu da … Hekimoğlu’nu andık bu iki ilçeden geçerken. Çok güzel 2 koya sıra ile kurulmuş iki ilçe. Derken, Ordu’ya ulaştık, Sonra Giresun, hemen ardından Trabzon.

Aradaki yollardan fotoğraflar:

Tabii arada Akçaabat köftesi yemeden olmaz. Ünlü bir Nihat Usta varmış. Hatta Google’ın haritasında bile var, oraya gittik biz de. Hariika bir köftesi var. Neredeyse yediğim en iyi köfte diyeceğim. Dana’nın kol kısmını kullanıyorlarmış, için sadece az bi sarmısak ve kuyruk yağı kayuyorlarmış. Kuyruk yağının fazlası kokar, hiç öyle bir koku almadık. Fiyatları da genel olarak Karadeniz’de olduğu gibi ucuzdu. 4 köfte, fasulye salatası, 3 kola 1 ayran toplamda 58 lira hesap geldi. Porsiyonlar da oldukça büyüktü 🙂

Trabzon’da Forum var. Bir hayli de geniş, gerçi Forum’un politikası gereği geniş yapıyorlar heryere. Bir de deniz kenarında Cevahir var. Ama buralara anca Outlet gelebilmiş 🙂 Hava alanını nereye yapmış olabilirler diye konuşup, dağ tarafına bakarken, otobanın soluna bakmak hiç aklımıza gelmemişti. Tam Karadeniz Teknik Üniversitesi(KTÜ)’nün karşısında sahil doldurularak yapılan bir hava alanı gördük. Hatta afalladık da denilebilir. Harika bir yapı. Söylediklerine göre inerken denize iniyormuş etkisi oluyor ve uçak düşüyor sanıyormuşsunuz. Bir ara bunu da denemek gerek. Bunun için ya Trabzon’a geleceksiniz ya da Japonya’ya. Hatırlarsanız onlar da yapay bir ada oluşturup hava alanı yapmışlardı.

En sonunda Rize ve Artvin’e vardık. Trabzon’dan sonra yağmur bir başlayıp bir durdu. Çok güzel toprak kokusu vardı. Yaşlılığını insan buralarda çay ekip, yağmur kokusunu içine çekerek geçirebilir. Çay demişken, yol boyunca sadece Çaykur’un fabrikaları toplamda 10’a yakındı. Bir yerden sonra sayamadım. Hatta bazen yan yana bile varlardı. Bunun haricinde Ofçay, Doğuş Çay ve tanımadığım 1 2 markanın daha fabrikasını gördük. Zaten dağlar sürekli çay toplayan kadınlarla dolu. Nasıl oluyor da toplarken ayaları kayıp düşmüyorlar hayret ettim.

Artvin’in Arhavi ilçesine vardık. Buraya Karadeniz’in Paris’i diyorlarmış. Biz ilk girdiğimizde de burada bir farklılık olduğunu anlamıştık, keza il merkezini sahil şeridine kuran tek ilçe buydu. Kahvede kadınlar tavla oynuyor, Mersin’de bile görülemeyecek bir durum. 6 Ağustos’ta festivalleri başlıyormuş. Benim işim olmasa o zaman gelmeyi düşünüyorlarmış aslında. Festival dediğim de gerçekten festival, eskiden bizim Şile’de yaptığımıza benzer. Hadise, Ferhat Göçer ve İsmail YK geliyor. Bilmediğim 2 3 sanatçı daha var. Bunların yanında yapabilecekleri her şeyin yarışmasını da yapmışlar. Mesela, Çaykur çay toplama yarışması ve Karadeniz pidesi yapma yarışması. Bunların yanında, Sarp sınır kapısına kadar bisiklet sürme yarışması, paintball, su topu, sokak basketbolu, futbol …. vb birçok yarışma var.

Arhavi’de kaldığımız yer önceleri kayıkhane olarak planlanmış. Kayığı olanlar evlerin alt tarafına kayıkları sokuyorlar ve üst katında da kalabiliyorlarmış. Evlerinde kaldığımız Çağ Üniversitesi’nde okuyan Oguz, sonradan alt tarafı kapadıklarını, evi çift katlı yapıp tekneler için iskele yaptıklarını söyledi. Fotoğraflarını bugün çekebileceğim ancak ama 60-60 yani 120 ev var yanyana, her 2 tanesine 1 iskele düşüyor, yani biraz kısa ama gayet kullanışlı. Evler çok büyük değil bir birbirine bitişik tek bir yapı gibi duruyorlar. Kapı numarası yok, eğer kapınızı değişik bir tasarımla süslemezseniz ilk zamanlar bulmakta zorlanabilirsiniz.

Eve yerleştikten sonra, biraz dağ tarafına araba ile köy yollarından giderek Pınar Restorana ulaştık. Bu restoranın türevleri Mersin’de de var. Köye alabalık çiftliği ve üstüne restoran. Buradaki tek fark canlı müziğin olmasıydı. İlginçtir, Karadeniz’de Gaziantep ve Ankara havası dinleyeceğimi düşünmemiştim. 1 ya da 2 tane buranın ezgilerinde şarkı söyledi. Daha önce tatmadığım yemekleri şöyle sıralayabilirim:

  • Ballı yoğurt (Aslında küçükken babaannem bize ballı kaymaklı ekmek yapar sepetle sarkıtırdı, biz de oyun arasında yerdik. Aklıma bu geldi, tadı benziyordu.)
  • Bir peynir getirdiler rakının yanına, tadı güzeldi. Rakı bildiğimiz Yeni Rakı 🙂
  • Mıhlama’yı denemediyseniz şu ana kadar, mutlaka bulun bir Karadeniz lokantası ve deneyin. Harika bir şey. Peynir ve tereyağı, bir süre pişirilip, peynir eridikten sonra servis yapılıyor. Yanında da küçük yuvarlak mısır ekmekleri var. Onları tadı da harika.
  • Galeta unu ile yapılan balıklar daha önce hiç yemediğim kadar lezzetliydi. Ben mezgit yedim ama alabalığın tadına da baktım. Çok güzelmiş. Artık buralarda Hamsi pek çıkmıyormuş. Otoban yapılırken onların da yuva yapabilecekleri yerleri yoketmişler. Buradaki hamsiler daha çok Gürcistan üzerinden getiriliyormuş. Buradakiler de zaten oralara avlanmaya gidiyormuş.

Bugünlük tadına baktıklarım bunlardı. Hesap o kadar iyi geldi ki, Mersin’de bile bu kadar ucuz olmuyor öyle diyeyim siz anlayın. İstanbul’da zaten bunun yanına bile yaklşamasınız, en az iki katı. 130 Lira hesap geldi. Bunun içinde 70’lik rakı, 1 tabak (30 tane) mezgit, 3 alabalık, 2 mıhlama, 2 salata ve 4-5 çeşit meze var.

İlginç bir tespit: Tuzluk yok. Tuzlar kapalı kağıtlarda veriliyor, aynı fastfood restoranlarında olduğu gibi. Sebebi de nemden etkilenmesini önlemek içinmiş. Bunu Mersin’dekiler ve hatta İstanbul’un fazla nem olan ilçelerindekiler de denese fena olmaz.

Gece bitti, yorgunluktan mahfoluyordum. Otele gittim yazımı bitireyim diye ama fırsat bulamadan eve döndük ve uyuya kalmışım. Sabah kaltığımda bizimkiler kahvaltıdayken yazıyı bitirdim. Yine tam bu sırada Oğuz’un VINN modemini alabileceğimi kullanabileceğimi öğrendim. Umarım sorun çıkmaz.

Birazdan Artvin’in yaylalarını gezmeye gideceğiz. Bugünlük benden bu kadar. İsterseniz siz fotoğrafların devamına bakabilirsiniz.

DDG yollarda…

1 Cevap

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir